Ahmet Antmen’in Yeni Şiir Kitabı: Cennet Düştü Cebimden Mücadeleden Daha Eskisi, Daha Köklüsü mü Var? Haydar Ünal ile Söyleşi, Cumhuriyet Kitap, 20.05.2026, Sayı: 1892

Ahmet Antmen’in ikinci şiir kitabı, Cennet Düştü Cebimden okurla buluştu. Kayıp Kitaplar tarafından yayımlanan eserde düzyazı ve şiir arasında kurulan bütünlüklü bir doku göze çarpıyor. Şeyh Bedreddin’den Tevfik Fikret’e, Nâzım Hikmet’ten Behçet Aysan’a birçok şair ve düşünürden alıntılar genel çatıyı oluşturuyor. Okurlar cennet ve cehennem tahayyülleri ışığında yaşadığımız çağla yüzleşmeye davet ediliyor. Kitapta, dünyayı bir yeryüzü cennetine döndürme çabasında yaşanan zigzaglar betimlenirken düzyazıdan şiire sıçrayan bir yolculuğa şahit oluyoruz. Antik çağdan günümüze birçok söylenceye atıfla bu uzun yolculuk insanlardan kuşlara, kuzulardan ağaçlara çok sesli bir senfoniye dönüşüyor. Isındıkça cehenneme yaklaşan yerkürede insan yerleşik hayattan bile önce yeşerttiği ütopyalara kavuşabilecek midir? İşte Antmen, Tevfik Fikret’in inancından hareketle dünyanın cennete insanla dönüp dönmeyeceğini ya da nasıl dönebileceğini tartışmaya açıyor. HAYATIN DİP AKINTILARINDA DOLAŞMAK Ünal: Söyleşimize kitabınızdan alıntıladığım dizelerle başlamak istiyorum: yolunda ölmeye yüksünen havvayım / ne yeşili bırakırım sapında / ne kırmızı başlık diyorsunuz. Ahmet Antmen’in şiir ve roman üzerine çalıştığını biliyorum. Bize bugüne kadar olan yazınsal serüveninizi kısaca anlatır mısınız? Antmen: Aslında seçtiğiniz dizeler yazın serüvenime dair ipucu veriyor. ODTÜ’deki öğrencilik yıllarımdan başlayarak edebî kimliğim toplumsal mücadele ve sanatı ayrılmaz bağlarla kaynaştırdığımız bir dost ortamında filizlenmiştir. Her daim toplumsal bireyin anlam, hatta anlamlandırma arayışı peşinde koşturdum. Hâliyle birçok edebiyat dergisinin ve sanat kolektifinin mutfağında yer aldım. İnsanın tarihsel ve toplumsal var oluşu içerisindeki derin bağlardan hareketle gelecek hayalini çağrıştırmaya öncelik verdim. Şiirin kendine çekildiği, içedönük bir tutumun yüceltildiği dönemde dümeni aksi istikamete kırdım. Eserlerimde genelde insanın tarihî çatışmalarını ve farklı yabancılaşma kategorilerini irdeledim. Hücrelerimize işleyen dertleri hem coşku hem de dinginlikle ele almaya çalıştım; okuru içinde yaşadığı düzenle hesaplaşmaya davet ettim. 2003 yılında ilk şiir kitabım Ayrıksı Otları; takiben de Beri Zaman Mahallesi ve Suda Halkalar Vardı adlı romanlarım yayımlandı. Her üç eserde de söz oyunlarından uzak durarak hayatın dip akıntılarında dolaşmaya çabaladım. CENNETLE ARAMIZDAKİ MESAFE Ünal: Eserinizde yeryüzü cenneti ile spiritüel cennetten hareketle farklı ilişki biçimlerini sorguluyorsunuz. Bu kitap ve şiirler nasıl oluştu? Antmen: Bu kitabı yazma fikri seneler önce katıldığım bir konferansta Hassan Sabbahlar kaybetti, bizim düşüncemiz kazandı diye böbürlenen bir akademisyene hakkınca yanıt verme inadımdan doğdu. Kitabı, kendimce toplumcu kıssalar olarak adlandırdığım bir biçemde kaleme aldım. İmge avcılığından, uzun tamlamalardan ari; konuştuğu kadar susmayı da bilen bir tarzın izini sürdüm. Yapay zekâdan otoriter iktidarlara kadar merkezileşen bir dünyada payımıza anlamın ancak kırıntıları düşüyor. Bu ise bizi tutarlı bir bakışa ulaştırmıyor. Örneğin, bölük pörçük duygu ve düşüncelerle savaşa karşı çıksak da altında yatan nedenleri beslemeye devam ediyoruz. Şiir aracılığıyla düğümün ve serimin bütünleştiği; edebî türlerin birbirini tamamladığı bir anlayıştan hareket ettim. Tarihsel olarak cennet kurgusu hayat ve hayal açısından çok şey vaat ediyordu. Büyü törenlerinden pagan ritüellerine; Zerdüştlük ve Şamanizm gibi düşünce sistemlerinden dinî anlatılara uzanan, çok geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Cennet, birçok akım tarafından yeryüzünün bağrına taşınmış; maddi ilişkiler içerisindeki insanı sorgulamanın bir aracına dönüşmüş. Bir Hıristiyan ekolü olarak Gnostikler de İslam’ın Karmatilik, Nizarilik gibi Bâtıni kolları da bundan hareketle hâkim sisteme başkaldırmış. Kimisi bu uğurda dünyayı altüst etmeyi, kimisi ise cenneti bu dünyanın üzerinde kurmayı önermiş. Kitapta sınıf çatışmalarından çevre felaketlerine, cinsiyetçilikten türcülüğe kadar birçok açıdan cennetle mesafemizi tartışmaya açıyorum. Cennet düştü cebinden / kaldı payına toprak dizelerinden hareketle yiten düşlere ve yitirmenin bir sarmala dönüşme tehlikesine işaret ediyorum. Böyle bir mimaride sütunların belirli bir düzen içerisinde sunulması gerekiyor. Bu yüzden, bağımsız şiirlerden bir seçki yerine; belirli bir izlek ve sorun etrafında örülmüş, bütünlüklü bir yapıt oluşturmayı amaçladım. ELMAYA BAŞKALDIRAN KURT Ünal: Kitabınızda Şeyh Bedreddin’den Nâzım Hikmet’e kadar birçok şair ve düşünürden alıntılar var. Bu şiirleri oluşturan duygusal ve düşünsel iklimden bahsedebilir misiniz? Antmen: Kitapta düzyazı ve şiirin birlikte devindiği bir ritmin izini sürüyorum. Bireysel ve toplumsal kimliğimize yönelen saldırılar karşısında anlatının farklı araçlarını harmanlıyorum. Kanımca topyekûn saldırıyla mücadele ancak tümel bir birikimle verilebilir. Küçük ayrıntılar elbette önemlidir ama oraya sıkışıp kalırsak aynı duyguların girdabından çıkamayız. Örneğin, trafik lambasındaki çocukların çıplak tenine değen serinliği, ellerindeki suyu, kızgın güneşe karşı siper aldıkları ağaçları cennet tasvirleriyle karşılaştırırken tarihsel ve diyalektik bir bakış oluşturmak dinamik bir metin doğuruyor. Hayatın büyüsünü arıyor isek bizi iyiye götüren durumları cennet olarak niteleyen, direnişçi bir tasavvuf âliminin devrimci bir şairle aynı safta buluşması bunun için biçilmiş kaftandır. Tıpkı romanlarımdaki gibi şiir kitabımda da tarihsel bağlar aracılığıyla benzer bir iddia ortaya koyuyorum; hep dayatılanın aksine kökleri bizden daha derini yoktur. Elmaya başkaldıran kurt var derken de aynı noktayı vurguluyorum. İnsan için mücadeleden daha eskisi, daha köklüsü mü var? TOPLUMCU ŞİİRİN RİTMİ, DIŞ DÜNYANIN RUHU Ünal: Bu son kitabınızda düzyazı şiirlere rastlamaktayız. Şiirin dildeki semantik ve estetik özelliklerini de düşünerek neden düzyazı şiir diye sormak isterim. Antmen:Birçokları şiiri çocukluktaki oyunların devamı olarak niteler; dolayısıyla sözdizimsel ve içeriksel olarak da gerçekle rüya arasında konumlandırır. Buna göre, şiir kendisine bilinçle bilinçdışının arasında bir coğrafya oluşturur. Şiir atlasında su altında yüzerken olduğu gibi insanın özü, yaşamı ve ölümü iç içe geçer. Ne ki şiiri yazmak için eni sonu su üstüne çıkmak gerekir. Düzyazı şiirin oluşturduğu çatışmalı uyum şiirselliğin yanı sıra ses öğelerini de zenginleştiriyor. Düzyazıya içkin şiir ise metne derinlik kazandırıp anlamı keskinleştiriyor. Dolayısıyla şiirin kurduğu oyuna dair çoğunlukla gözden kaçırılan bir yanı destekliyor. Şiir, hayatın kılcal damarlarında pırpırlanan, son derece ciddi bir oyundur ve özellikle de toplumcu şiirin ritmini dış dünyanın ruhunda aramak gerekir. Ünal: Bundan sonrası için Ahmet Antmen’den nasıl bir yazın serüveni bekleyebiliriz. Antmen: Sanıyorum ki roman, inceleme ve şiir alanındaki türler arası çalışmalarım iç içe devam edecektir. Romanlarıma şiirselliğin, eleştirilerime dizelerin, şiirlerime tarihi kaynakların tınısını taşıyacağım. Hayatın bütünselliğini edebî türlerin kesişimsel dokusuyla yansıtmaya gayret göstereceğim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahmet Antmen ile Beride Kalan Zamana Bir Bakış, Bir Söz, Bir Haykırış (Kitap Eki - Dilşad Gündoğan ile Söyleşi)

ANKARA'NIN KAYBOLAN RENGİ: GENÇLİK PARKI "BUGÜN YEŞİL YAĞMAYACAK", Mimarlar Odası Ankara Şubesi Dergisi, Ekim 2005

BRECHT: Savaşın Şairi ve Şiirin Savaşı Brecht’te Sanat -Bilim İşbirliği ve Burjuva Romantizmine Savaş, Damar Dergisi 142, Ocak 2003