Ahmet Antmen’le Yeni Şiir Anlayışı Üzerine ‘Toplumcu Kıssalar’ Neyi Amaçlıyor, Nereden Besleniyor? Söyleşiyi Yapan: Gökhan Hüseyin Erkan, Öteki Eleştiri Eylül-Ekim 2025
1. Önceki şiirlerinizde imgeye dayalı uzun şiirsel anlatının, son kitabınızda bir çeşit aforizmaya yöneldiği / dönüştüğü görülüyor. Özellikle biçimsel açıdan şiirleriniz öncekilere kıyasla oldukça kısalmış. Yanılmıyorsam, 30 yılı aşkın süredir yayınlanmış şiir birikiminizde daha önce dört dize uzunluğunda şiiriniz yok iken, çeşitli mecralarda yayımlanan bu yeni tarz şiir sepetinizde dört dize uzunluğunda üç şiiriniz, hatta iki dize uzunluğunda bir şiiriniz var. Şüphesiz şiiri niceliksel bir uzunluk – kısalık ölçütü üzerinden irdelemek anlamsız bulunacaktır. Yine de bu biçimsel değişim merak uyandırıyor. Ne dersiniz?
Soruluş tarzıyla bu soru aslında biçimsel alanda bir tez anti-tez diyalektiği ve sıçrama beklentisini doğuruyor. Bu beklenti kendi şiir serüvenim açısından kısmen doğru bir yönsemeye işaret ediyor. Kendi şiirimi oturttuğum zemini ve bu zeminin geçirdiği evrimi tarif için çok kısa bir genel değerlendirme gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki çok derin tahliller bir söyleşinin boyutunu aşar ama içinde soluk alıp verdiğim şiirsel evrenin yaşadığı sıkışıklığı ana hatlarıyla ifade etmem doğru olacaktır. Belki o zaman şiirimdeki biçimsel değişikliğin kendi içerisinde ve kendi için bir değişim olmadığını daha rahat açıklayabilirim. Ama en başından söylemekte fayda var. İmge ve uzun anlatısal yapı birimlerini bile isteye kırdım, dönüştürdüm. Bunun bilinçli ve ideolojik tutarlılık barındıran bir tercih olduğuna da kaniyim. Tabii ki her tercih gibi kendi yıkımını da içerisinde barındırıyor. Afşar Timuçin’e göre örneğin Nâzım Hikmet kendi şiirsel anlayışını üç kez kökten değiştirmiştir, dolayısıyla birbirinden farklı dört döneme ayrılır. Nâzım Hikmet her defasında kendi şiirsel anlayışını büyük bir ustalıkla yıkmıştır. Bu doğru olmakla birlikte söz konusu kırılmalar tutarlı bir bütünlük oluşturmasını engellememiştir. Toplumcu şiir için asıl olan içeriktir. Biçim onu ifade etmenin bir aracı olarak yadsınmaz öneme sahiptir. Ancak her biçim kendi içerisinde tutuculaşma ve içeriği esir alma tehlikesini barındırmaktadır. Öyle olmasaydı bir zamanın özgürlük bildirgeleri yıllar içerisinde sistemin beka araçlarına dönüşmezdi. Şiir de bu kaderin dışarısında değildir.Yıllar önce yayımlanan Şiire Hangi Yıldan Gidilir ve Simgeleştirilen İmge başlıklı yazılarımda genç şiirimizi bekleyen tehlikelere işaret etmiştim. Orada pek fazla kişinin yapmayacağı bir tutum benimsemiştim. Kendime karşı da yansızlaşmaya çalışmış ve bahsi geçen tehlikelerin ben dâhil yakın bağım olan şairler için de geçerli olduğunu yazmıştım. Derya içerisinde olup da deryayı bilmeye çabalamıştım. Tabii ki her balık gibi kendi sınırlarımı bilerek girişmiştim bu işe. O yazılarda kısmen ve bazen de dolayımlı olarak ifade ettiğim kimi tehlikelerin şimdilerde hayat bulduğunu düşünüyorum. Hatta benim öngörümün çok ötesinde bir aşınma yaşandı şiirimizde. Bu noktayı kısaca açmakta fayda var. İmge fetişleştirmenin ve bu konuda röprolar savaşının sonunda uzayan tamlamalarla, anlamla bağın en dolaylı yollardan kurulduğu, standartlaşmış bir tüketim nesnesine ulaştık. Adorno’ya atıfla bir çözümleme yapmayı denersem şöyle bir resim çıkıyor. Popülerden tamamen kopuk bir kitle endüstrisi ürünü bu minvaldeki temel üretim mantığı olarak standartlaşmıştır. Burada tekdüzeleşen şey içerikten ziyade zihinsel üretim yolları ve süreçleridir. Bunun doğal sonucu olarak, imge fetişizmi de merkezileşmiş ve standartlaşmıştır. Yaratıcılığın temel aracı olan imge "bayağı" ve "tektip" toplumcu edebiyatla arasındaki farkı ve kendince üstünlüğü belirginleştirme çabasını bir kurumsallaşmaya dönüştürmüştür. Popüler karşıtlığını elitist bir biçimde kurarken kurduğu elitist çevre içerisinde kendi popülistliğini inşa etmiştir. Yeni şiir sadece o yeni elite dahil populanın çağrışımsal ve okuma süreciyle sınırlı hazzına indirgenmiştir.
Okuyucunun özneleşmesi talebiyle şiirdeki esnek anlam örüntülerini çoğaltan elitler Necatigil’in deyimiyle şiirin anlama giden anahtarlarını yitireli ise çok oldu. Dolayısıyla artık birbirleri dışında hitap edebilecekleri bir alımlayıcı kitlesi kalmadı. Bu seçkinler kategorisi gizli ve açık reklam kampanyalarıyla gönüldaşlık, fikirdaşlık ya da çıkardaşlık kisvesiyle kimi ürünlerin satışını pohpohladılar. Ancak istatistiki olarak anlam ifade etmeyen bu uç değerler geride kalan büyük çoğunluk için bir tehdide dönüştü. Başka türlü bir şiir, bu şiir endüstrisi dışında kalacağından basılıp yayımlanma ve okunma ihtimaline sahip olamayacaktı. Dolayısıyla yayım olanağından mahrum olanlar kendilerini göstermek için giriştikleri yarışta şiir endüstrisini yeniden ve yeniden var eden üretim destek araçlarına dönüştüler. Bu yolla, kendisini eylemlilik içerisinde var eden maddi gerçekliği imgeye tapar bir şiir anlayışı ile eylemsizleştirip metafizikleştirdiler. Ben kendi şiirimdeki dönüşümü birçok temel kaynağa yaslıyorum. Bunlardan sadece ikisine değineceğim. Öncelikle, Hegel’in duyusal kesinlik kavramını ele alış şeklini hatırlatmak istiyorum. Duyusal kesinlik bilincin en basit halinin temsilidir. Nesneyi değiştirmeksizin kendi içinde nesnenin bilgisine ulaşmaktır. Somuttur ve görünürde bilginin en zengin türüdür. Dil ve kavram dolayımı olmadığında saf tikelliğin bilincidir; en gerçek bilgi gibi görünse de esasen bu kesinlik gerçeğin en soyut ve zayıf halidir. Bu bilinç düzeyinde evrensel nitelikteki tümellere yaslanırız. Biz bunu genelleştirilmiş ve kendinde bir bilgi gibi algılarız. Oysa örneğin meyve ağaçlarını duyusal kesinlik sınırları içerisinde belirttiğimizde, ardındaki insan edimini ıska geçeriz. Çünkü aslında duyusal kesinin sınırları içerisine girmesi sadece insan emeği ile mümkün olmuştur. Doğa verili bir gerçeklik değildir, tarih içerisindeki insan faaliyetleriyle dönüştürülmüştür. Biz şiirsel serüvenimizi imge fetişizminin gözlüklerine indirgersek duyusal kesinlik sınırlarını imgelerle çizeriz. İmgelerimiz için ise tümelleşme eğiliminin başatları olarak soyutlaşma ve mazmunlaşma dışında bir alternatif kalmaz. Ben bu biçimsel değişiklik ile bölük pörçük birimlerle bütünlüğünü yitirmiş ve oluşturulma yönteminden bağımsız olarak soyutlaşmış imgelerin karşısında bütünleştirici, sentezleyici bir durulaşmaya gitmeyi amaç ediniyorum. Bütünlüklü imge ile insan edimiyle dinamikleşen anlam arayışında bir şiire geçiyorum. İkinci olarak da şunu söyleyebilirim. Bu tasnif çok kaba bir tasniftir ve Cemal Süreya’yı da Niyazi Akıncıoğulları’nı da dışarısında bırakmak mümkün değildir. Ancak ister karşıtlık isterse yandaşlık bağlamında 2. Yeni’ye ya da Divan Edebiyatı’na çok alan açamayacağı da muhakkaktır. Bu anlayışların olanaklarından yararlanacağız derken onların tutsağı olduk çünkü. Biçimsel zenginliğine yaptığımız güzellemelerin sonucunda içeriği de onlara teslim ettik. Marksizmin en temel desturunu unuttuk. Altyapıyı teslim ederken üstyapının ondan azade kalamayacağını da hatırlamamız gerekirdi. Pek tabii ki artık bu akım ve ekollerin teorik ve edimsel bilgisine sahip olduğuma göre onları fırlatıp bir kenara atmayacağım. Yeri geldiğinde kullanabileceğim araçları mevcut ama kaynak sıralamasının çok gerisindeler. Dolayısıyla toplumcu bir şiir anlayışının peşine düşerken bahsi geçen akımları kaynaklar hiyerarşisinde olmaları gereken yerde konumlandırıp araçsallaştıracağım. Söz işçiliğinin, kuyumculuğunun ve hatta imge türeticiliğinin bile bir keyfi var ama bu mekanik üretim Walter Benjamin’in bahsettiği anlamıyla faydalı ve sanatı toplumsallaştıran bir yöntem değil. Hatta tam tersi sonuçları var.
2. Biçimden devam ederek öze geçiş yapalım. Şiiriniz yoğun kelime dağarcığı, yetkin dilbilgisi, derin bir imgeselliğe ve şiirsel anlatıma sahip. Siyasi ve ideolojik açıdan (Felsefi açıdan mı diyelim?) ise sosyalist gerçekçiliğin günümüzdeki az sayıda nitelikli örneklerinden birini oluşturuyor. Bu iki özelliği bir arada taşıyan şiire rastlamak oldukça güç. Bu şiirin özellikle de kısa örnekleri maalesef sloganlaşma eğiliminde oluyor. Kısa şiirin bir düzeye kadar bu riski taşıdığı, en azından slogan şiirlerin çoğunlukla kısa şiirler olduğu söylenebilir. Nitekim Türk şiirinin, özellikle sol şiirin, dönem dönem sloganlaştığı eleştirilmektedir. Bunun yanı sıra folklorik şiir türlerinde de farklı içerik ve biçimlerle de karşılaşırız. Peki, kısa şiir tekniği sloganlaşma eğiliminde midir? Sizin şiiriniz bundan nasıl kurtulmaktadır?
Bu sorunun yanıtı bir öncekiyle karşılıklı bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir. Biçime dair herhangi bir soruyu içerikten, içeriği dair herhangi bir soruyu biçimden bağımsız yanıtlayamayız. O yüzden demin betimlediğim alanı iki diğer eserle destekleyerek bir tümevarım denemesinde bulunabilirim. Bunlardan ilki Adorno’nun Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünmek isimli eseri. Kimi saptamalarını güncelleyerek ele almamızda fayda olduğunu düşünüyorum. Adorno, kültür endüstrisinin sanat eserlerinin özerkliğini ortadan kaldırma eğiliminde olduğunu söylüyor. Şiir endüstrisinde benzer bir durum söz konusu ama çok keskin de bir farklılık var. Diğer kültür endüstrisi kollarının aksine, şiir endüstrisi kâr üretmemesine rağmen endüstri kılığında hareket eden bir alandır. Şiir endüstrisi maddi bir kazanç sağlamaz ama bunu vaat ederek somut bir dışlayıcılık ile uslu çocuk olursan sen de Şirinleri görebilirsin tarzı bir ikna esasına dayanır. Piyasadaki birkaç metalaştırılmış örnekle geri kalan herkesi ikna edebilmek kapitalizmin genel geçer yanlış bilinç olarak ortaya attığı ideolojilerden bile büyük bir başarıdır. Parlatılan bir iki başarı hikayesinin arkasındaki olumsuzlamaları başarıyla tersine çevirebilme başarısıdır bu. Zaten ister egemenler isterse karşıtları için olumsuzlama bir yok oluşu ya da ontolojik bir eksikliği işaret etmez. Tersine öz belirlenim ve somutlaştırmadır. Öz belirlenim ve somutlaşmayı kendi kalıplarından geçirenlerin elinde kültür endüstrisi, sürecin kaybedenlerini bir gün belki ben de iştihasının ardına gizlemeyi ve bu kaybedenleri kendini meşrulaştırma mekanizmasının yeniden üreticileri olarak tariflemeyi büyük bir ustalıkla başarmıştır. Tüm bunlara rağmen Marx'ın saptaması hâlâ geçerlidir. Kapitalizm bir takım manevi üretim biçimlerine, özellikle de... şiire düşmandır. Kapitalizmse şiiri dar bir kontrol alanı içerisine hapsetse, özerkliğini ortadan kaldırsa da onunla barış yapmak yerine göreli bir savaş içerisinde olmayı tercih eder. Çünkü böylesi onun meşruiyetini sağlamlaştırma açısından çok daha faydalıdır. Avangart bir saptamayla sanatı kapitalist modernitenin bilinçaltı olarak tanımlarsak bu güdümlü alanın yeniden üreticileri sistemle tam anlamıyla barışık bir izlenim verdiklerinde düzen açısından da işe yarar vasıflarını yitirirler. Bu alanda sözde karşıtlık örüntüsü yeniden üretimle meşruiyet kazanmanın en etkili yoludur. Benim durduğum yerdense olumsuz anlamıyla ideolojinin en inandırıcı araçlarından birisidir.
Değineceğim ikinci eser Benjamin’in Mekanik Yeniden Üretim Çağı’nda Sanat Eseri isimli çalışması. Benjamin mekanik üretim çağında yeniden üretime değinirken özgünün, biriciğin yiten öneminden bahsediyordu. Aynı eserin kopyalanıp çoğaltılması aracılığıyla yani fotoğrafla, baskı makineleriyle bir zamanlar esas değeri özgünlüğünde olan ürünler bu özelliği yitirmiş ve sanat halka yayılmıştır. Burada bahsedilen sanat ürünlerinin çoğaltım ve dağıtımına ilişkin mekanik teknolojinin gelişimidir. Şimdi-burada olma niteliği artık gereklilik değildir sanat eserine erişim için. Tam da sanata erişimin mekanik üretimle popülerleşmesinden bahsediyor. Sanatçının entelektüel üretiminin mekanikleşmesiyse bunun tam zıddını doğuruyor. Çünkü eserin değil şairin şimdi-burada olma özelliğini kaybettiği bir dünyadan bahsediyoruz. Zamandan ve uzamdan bağımsızlaşan şiir üreticisi kendi içerisinde bir kutsal alan talebine yönelmektedir. Bunun sonuçlarından birisi şiirsel üretimin insansızlaşması olabilir. Buradaki müritsiz aşırı özneyi zamane teknolojisine yaslanan bir çıkarsamayla insansız şiir aracısı olarak nitelendirebiliriz. Çünkü öznenin tamamıyla yitişi ile aşırılaşması arasında sonuç itibariyle açık bir benzerlik vardır. Her ikisinde de içerik gerçeklik zeminini yitirir. Öznenin ayakları nesnel zeminden kopar ve içerik üretimi artık somutun soyutlanmasına ya da o soyutun yeniden somutlanmasına ihtiyaç duymaz. Şiirsel tüketim herkesin kendi inancının nebisi olduğu, elitler arasında bir popülist oyuna dönüşür. Yani insan kendi duygu ve düşününün özerkliğini yitirir. Özne ile kendi duygu ve düşünü karşılıklı olarak bağımsızlıklarını ilan eder. Şiir üreticisi, buna rağmen başka özne adaylarına kendisini anlama çağrısında bulunur. Özneleşmeye çağrılan okurun kendi dışı ve ötesinde, neredeyse kutsallaşmış bu alanda yorumlayıcı olmayı reddetmesi bu yüzden hiç de şaşırtıcı değildir. Kutsal olanla ilişkisellik içerisinde özneleşmek mümkün değildir. Bahsettiğimiz şiirsel anlayış tikellerin bağımsızlığını ilan ettiği, tümelin ve maddi gerçekliğin tamamı ile yadsındığı bir içselleşme ve parçalara ayırma anlayışını bir araya getiriyor. Ben yeni şiirsel denememde Mayakovski’nin meydanlara devrettiği boşluklardan ilham alıyorum. Brecht’in yabancılaştırma aracını kapsayıcı bir yöntem ya da yönelim değil bir sorgulama aracı olarak tariflemeye çalışıyorum. Hayyam’ın, Kazak Abdal’ın, Kaygusuz Abdal’ın, Neyzen’in, Şair Eşref’in, Can Yücel’in ve daha nicesinin şiirimize kattığı dar alanda yoğun sorgulamalar anlayışının peşine düşüyorum. Yani dağıtılmış tikelleri, bütünden koparılmış parçaları safları sıklaştırmaya çağırıyorum. Öte yandan, sloganlaşma konusu içerik merkezli şiir için hep bir tehlike barındırabilir. Ancak ben şiiri farklı beşerî alanların dışında bir hayali (ya da Nâzım Hikmet’in deyişiyle mücerret) alan olarak tanımlamıyorum. Dolayısıyla metafiziği bile bir meydan okuma edasıyla bu dünyaya çağırıyorum. Elmaya başkaldıran kurt var derken bugüne yansıyan dini ve mitolojik örüntüleri sorgu masasına davet ediyorum. Okurun gözünde maddiyattaki izlerini hep sezinlediği ama açığa çıkmayı reddeden bağları berraklaştırmaya çabalıyorum. Yani şiirim insanı metafizikten sınıf ilişkilerine, fen bilimlerinden coğrafyaya, tarihten matematiğe kadar birçok alanda sosyolojik, psikolojik, varoluşsal ve tabii ki politik bir hesaplaşmaya çağırıyor. O yüzden adını sonradan değiştirme hakkımı saklı tutarak bu yeni denediğim tarzı toplumcu kıssalar olarak adlandırmayı tercih ettim. Bu tarzla bir özgünlük iddiasında bulunma niyetinde değilim. Çok köklü bir geleneği dönüştürerek kaynak alma derdindeyim. Buradaki iddiam tümele yönelen bir özgünlük arayışında olmaya ve şiirin yitirdiğimiz epistemolojik bağlarını bugünün toprağında yeniden filizlendirmeye dayanıyor. Parçalı yerine bütünlüklü imge anlayışı ile de şiirimizde imgenin hayat karşısında baskın konuma geçtiği denklemi tersyüz etmeyi amaçlıyorum. İmgeye de hayata da hakkını teslim etmek için.
3. Son olarak şiirimizi çevreleyen yeni dinamiklere değinmek isterim. 21.yy'da felsefe ve şiir kalmadı. Sadece bizde değil, dünyada şair kalmadı gibi saptamaları sıklıkla duyuyoruz. Çağımız belki de artık salt maddi performansa, pratiğe önem veriyor. Bu bağlamda içinde bulunduğumuz dönemin zihinsel ve duygusal serüveninde şiire, felsefeye ihtiyaç duyan şiirin yerini yapay zekâ, siber teknolojiler veya cyborglar alacak mı? Yani şiir ve felsefe misyonunu tamamlamış birer erdem olarak arşivlere mi kaldırılacaktır? İnternet çağında, 5 saniyelik videolarda, 200 karakterlik postlarda, reelslerde, storylerde, metaverse yapılarında şiire yer var mıdır?
Bu, çok kapsamlı ve derin yanıtlanması gereken bir konu. Ancak şu an için, bakiyesini sonraya bırakarak yukarıdaki tespitler ışığında bir değerlendirme yapabilirim. Tariflediğim şiir endüstrisi yapay zekâ etkisine en açık olan entelektüel alanlardandır. Sözcük dağarcığını, karmaşık imge mazmunlarını oluşturmada hiçbir yeniden üreticinin nöral ağlara ve devasa veri setlerine dayalı yapay zekâyı aşması beklenmemelidir. Uzun dize, imgesel tamlamalar gibi komutlar üzerinden yapay zekânın yeniden üretimi normal şiir endüstrisinin gerisinde kalmayacaktır. Yapay zekânın ve endüstrileşmiş şiirin yapamayacağı ise dinamik bir maddi ortamın ortaya çıkardığı yenilikler karşısındaki anlam arayışıdır. Tahminleme değil şiirsel analizden ve şairin düşünce-duygu üreticisi olarak sahneye dönmesinden bahsediyoruz. Ancak maddi gerçekliği küçümseyerek kendisini var eden bir anlayışın bu nitelikleri yeniden kazanması da çok kolay değildir. Metalaştırılan kimi şairlerin kitaplarının sattığı, şiirin ise genel anlamıyla okunmadığı aynı anda hem elitist hem popülist bir anlayış şiirin sonunu getirir mi bilmiyorum ama yapay zekânın bu sonu getirmesi için elverişli zemini oluşturabilir. Örneğin, belirli ritim gamlarındaki müzik parçaları tüketilebilirlik esasına göre yapay zekâ tarafından yeniden üretilebiliyor. Aynısını önceki imge dağarcığını derinleştirip aşırılaştırmaya dayalı bir şiir alanında yapmak çok daha kolaydır. Anlamdan kopukluk ve anlam arayışını yadsıyan bir anlayış yapay zekânın tam da altlığı olabilecek bir alan sunmaktadır. İnsanın anlam oluşturma yetisi de insan yazımı şiir de aynı derecede tehdit altıdadır. İnsan yapayın karşısına evrimleşen ve dinamik bir organikle çıkamazsa yani elindeki felsefi, psikolojik ve sosyolojik olanaklarla şiirsel anlam arayışına girişemezse şiir endüstrisinin devamlılığı için yeniden üreticilere bile gerek kalmaz. Hatta yapay zekânın kendi meta şairlerini üretmesi de uzak bir ihtimal değildir. Kendi sözdizim corporalarını, kavram dağarcığını, olay örgülerini ve sentaksını sentetik düzeyde oluşturan bir yapıdan bahsediyoruz. Şiiri veri setlerinin, kavram dağarcıklarının, mazmunlaşmış imgelerin, uzun tamlamaların dışında yeniden örgütlemezsek geleceğin meta imgelerine karşı kazanma ihtimalimiz de olmayacaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder