BRECHT: Savaşın Şairi ve Şiirin Savaşı Brecht’te Sanat -Bilim İşbirliği ve Burjuva Romantizmine Savaş, Damar Dergisi 142, Ocak 2003

Brecht, Novum Organum Scientrum’un yazarı Bacon ve düşme yasalarının mucidi Galile’ye dayandırır estetik öğretisinin ve yabancılaştırmanın temellerini. Çağdaş sanatta bilime ve teknolojiye sırt çevrilmesini, soysuzlaşma belirtisi, olarak niteledi Brecht. Akşam eğlencesi olarak satılan tiyatroları burjuvazinin uyuşturucu ticaretinin şubesi olmakla suçladı. Şöyle der Brecht;


 “ Bacon’un, Galile’nin, Marx’ın ve Engels’in bulgulamalarını sanat alanına da uygulayarak bilim çağına yaraşıp ona uygun düşen estetiği yaratma zamanı da artık gelmiştir.”  

Brecht’in sanatsal görüşü etik-estetik birliğini sanatsal görüşe egemen kılan Aristocu sanat anlayışına karşı bir saldırıdır. Mimesis(yansıtma) öğretisinin yanına bir de yararlılık ilkesi olarak katharsisi, yani arınmayı koyan ve bu yolla oyuncuların izleyiciler için bir model oluşturması gerektiğini savunan tragedya merkezli sanat anlayışı, Brecht’in Aydınlanma Çağı’nda bilim ve teknolojiyle barışık, hızı ve çelişkileri ortaya çıkararak bir eleştirelliğe dönüşmeyi amaçlayan sanatsal çabasının tarihsel karşıtlarından biridir. Güzel olanın etik olan olduğunu söyleyen Aristocu sanat anlayışını şu sözlerle yıkar:


“ ...Örneğin, bir ahlâk panayırına dönüştürmek, yüceliğine bir şey katmaz tiyatronun, tersine onu alçaltır. Böyle bir durum da ahlâksal öğeyi duyguların zevkini oluşturan bir kılığa sokmadı mı hemen başına gelir onun. Beri yandan eğlendirici kılınması ahlâksal öğenin değerini yalnızca arttırır.”  


Aristo, tragedya ve komedya arasında bir kıyasa giderek, tragedyanın soylu kişilerin soylu eylemliliklerini; komedyanınsa meşrep kişilerin meşrep eylemliliklerini, yansıttığını söyler. Bu bağlamda, örnek olması beklenen tiyatronun değersizleştiğini söyler. Brechtse, tiyatrodan öğreticilik işlevini beklememek gerektiğini söyledikten sonra şunu söyler sanattaki düzey farklılıkları için:


“ Sanat, eğlencenin biri yüce, öbürü alçak türden ikiye ayrılmasını bile elinin tersiyle iter bir kenara; çünkü hem yüce hem alçak; her iki düzeyde de devinebilsin, bu yoldan insanları eğlendirmesine kimse karışmasın ister.” 


Bu noktada, Baudelaire’nin şu sözleri geliyor kulağıma; Sanatta aktöre, aktöreye aykırılık gibi kazca laflar eden burjuvazinin hödüklerini gördükçe... 


Genel olarak, sosyalist ve gerçekçilik sözcükleri yan yana geldiğinde basit bir akıl yürütmeyle sanat eserinin günceli birebir taklidi, nesnelliğin aynen yansıtılması anlaşılır. Oysa, Marksist Estetik kuramının Brecht-Lukacs-Fischer-Kagan gibi temsilcilerinde durum hiç de böyle değildir. Lukacs, sanat eserinin gündelik olanı birebir taklidinin imkânsızlığını anlatıyor Estetik 1’de. Brecht ise daha değişik bir pencereden bakarak şöyle diyor:

“ Gerçekle uyuşmazlıklar, hatta gerçeğe düpedüz aykırılık yeter ki uyuşmazlıklar belli bir tutarlılık göstersin ve aykırılık aynı türdenliğini korusun, seyircileri  pek hatta hiç rahatsız etmemiştir.” 

Brecht’in üzerinde durduğu bir diğer konu da kültleşen, zaman aşımına uğramayan ve klasik adı takılıp dokunulmazlık zırhına alınan sanat eseri ve sanatsal yöntemdir. Toplumsal-ekonomik-siyasal koşullar değişirken sanatsal olanın aynı kalması mümkün müdür?  Brecht, şöyle verir bu sorunun yanıtını; kendi çağımızın özel eğlencelerini, kendi çağımıza özgü eğlendirme biçimini henüz bulgulamadığımızdan kuşkuya kapılmak elde mi?


Gene, Brecht’in dizelerine de yansır bu felsefi doku, geçmiş-bugün-gelecek diyalektiğini sergilediği şu şiirinde:

“ Çünkü ben insanlardan yanaydım

   Saygı duydum...


Bu dokuyu da şöyle güçlendirir, sanat eserinin konumu açısından:

“ İnsan nasılsa öyle kalacaktır diye bir şey söylenemez. İnsanı yalnız olduğu gibi değil ileride olabileceği gibi de ele almalıyız. Bu da benim kendimi başkasının yerine koymamı değil, başkasının kimliğiyle hepimizin bir temsilcisi olarak karşı karşıya gelmemi içerir.”


Brecht’in sanatsal alandaki görüşlerine kaynaklık eden isimlerden biri de Diderot’tur. 

Diderot, güçlü bir sanatçının özelliği olarak duyarlılığı değil adaleti ön plana çıkarır Aktörlük Üzerine Aykırı Düşünceler’de. Brecht de şöyle der:


“ Oyuncu cin çarpmış bir insanı canlandırsa bile kendisi cin çarpmış biri izlenimini uyandırmayacaktır; yoksa seyirci cin çarpmışları neyin çarptığını nasıl anlayabilir.”


Brecht, bu noktadan hareketle yabancılaştırma teorisini oluşturur:


“ Yabancılaştıran oyunlaştırma, oyunlaştırılan nesnenin tanınmasına olanak vermekle birlikte, aynı zamanda onu yabancı gösterir. Yabancılaştırma bir tarihselleştirmedir.”

Bunun açıklaması şöyle yapılıyor bu alıntının yapıldığı kaynakta; Bunun da anlamı şudur: Sahneye çıkarılan olay ve kişiler göreceleştirilmekte, pek doğal, herkesçe bilinen anlaşılmayacak yanı bulunmayan özelliklerinden soyulup alınmaktadır. Bunun sonucunda, ama hep böyle miydi bakalım? diye ister istemez soracaktır seyirci. Amaç, seyircinin kendisine eleştirel bir tutum geliştirip eylemlileşmesidir. Fakat, bunu bir öğreticilikle değil, modern sanatın geleneği yıkarak aşan olanaklarıyla, özellikle de ironiyle sağlama uğraşındadır Brecht. Bu tavır, bizi savaş yıllarına ve baskı rejimlerine götürüyor. Eğer, sanatçı böyle bir ortamda susup yeryüzünün imgesel cennetine boğulmayı yeğlemeyecekse sanatın kendisine tanıdığı en büyük olanaklardan biri de ironidir. 


Savaşın Sanatı ve Sanatın Savaşı  


Sosyalist Gerçekçilik’i bitmiş, tamamlanmış Sovyetler Birliği’nde belirli bir döneme karşılık gelen bir akım olarak görmek yeni bir şey değil. Oysa, gerek ulusal gerekse uluslararası şartların sıkıştırdığı; sıcak savaşlardan soğuklarına devamlı bir gerilim içinde yaşayan ve buna rağmen okuma-yazma oranını başka hiçbir ülkede görülmedik şekilde bir hızla %100’e yaklaştıran, işçilerin maaşlarının bir kısmını tiyatro bileti olarak ödeyen bir ülkede sosyalist rejimin doğurduğu tek akım olan sosyalist gerçekçilik kendi gelişim sürecini tamamlamaktan çok uzaktı. 

Sovyet ve öncesinde Rus Edebiyatı’nı belirleyen temel izlek savaştı. 1814 Napolyon Savaşı'ndan Dünya savaşlarına, devrimci kalkışmalara, devrime ve Soğuk Savaş yıllarına uzanan bir tarihsel dönemin gerçekçi edebiyatı... Bu edebiyat eserlerinin çoğunda sanatçı, savaşların ya da devrimci durumların çok sesli yansıtılması yoluna gitmiştir. Fakat, genelde, savaşın konumlanışında ya da devrimci durum esnasında Rusya merkezli bir eserdir söz konusu olan. Başka bir deyişle, öncesinde eleştirel gerçekçilik sonra ise sosyalist gerçekçilik üyesi olan bu edebiyatçılar ya ülkelerinin ya da ülkelerinin emekçi sınıflarının yanında yer aldılar. Oysa Nazilerin iktidara geldiği; Yahudilerin, Çingenelerin, ilericilerin, Komünistlerin...gaz odalarında, krematoryumlarda katledildiği bir ülkede, baskı koşulları altında yaşayan, sonrasında ülkesinden kaçmak zorunda kalan ve Nazi ilerleyişini her an ensesinde hisseden bir sanatçı, kaçtığı her yeni ülkeye girişte bürokratik güçlükler yaşayan, komünist olduğu gerekçesiyle ABD'ye vize alamayan ve uzunca bir dönem kaderiyle baş başa bırakılan bir sanatçı, şüphesiz, içinde bulunduğu toplumsal koşulların farklılığı ve çeşitliliğiyle, sosyalist gerçekçiliğe yeni ufuklar açtı. O, savaşın şairiydi; ama, savaş onu farklı biçimde çevreliyordu. Nazi Almanya'sında, Ehrenburg, Solohov gibi bir yol tutturamazdı. Bu romancıların eserlerinde analoji yoluyla bir bütünsellik, ortak hareket yolu aranırken; Brecht'in şiiri toplumsal koşullara müdahil olmaya, ironiye; yani sorgulamalara ve kopuşlara dayanıyordu. Brecht, bunları da son derece bilinçli yapıyor; hatta biçimcilik suçlamalarına karşı duruşunu biçimi önemsizleştirmeden gerçekleştiriyordu. İşte bir şiir hem ironiyi hem de şiirin bilinçle yazımını örnekler nitelikte: 


Barıştan bahsediyor Bay Başkan 

Demek ki yakın savaş


Savaşı lanetledi Bay Başkan 

Seferberlik başladı demektir çoktan  


Bir başka şiirinde de yöntemimize dair bize kazandırdığı yeni olanaklar çıkıyor ortaya: 


Benim, benim kitaplarımı da yakın, 

Layık değilim ben böyle kayıtsızlığa! 

Böyle bir kenara itemezsiniz beni! 

Davranmayın bana yalancıymışım gibi!


Brecht'in Estetik Alandaki Savaşımı Brecht'in estetik savaşımı sadece sanatta geçmiş biçim ve özleri kullanan tutucu anlayışa karşı değildir. Brecht, sanatın burjuva özgürlük kalıplarındaki hastalıklı algısıyla savaşırken de ironi kılıcını düşürmez elinden. Bireysel özgürlüğün, kendisel yaratının dilden düşürülmediği; toplumsalın, bilimin ve aydınlanmanın düşman bellendiği bir sanatsal anlayışın ister istemez yaslandığı esin perileri de alay konusu olur Brecht'e:


Genellikle sanatçı, bilimle ilişki sonucu doğallığını yitirmekten korkar.


Ama, şöyle bir araştırmasın, ilgili doğallığın enikonu dünyevi bir nesne olduğunu anlar; böyle bir şeyin doğup çıktığı yeri görebilse bundan pek hoşlanmazdı doğrusu. Dünya kuruldu kurulalı varsaydığı duyguların yaşı birkaç on yılı geçmez; sözde "binlerce yıl öncelerine dayanan içgüdüleri", okuduğu okullardaki öğretmenleri tarafından sopayla kafasına yerleştirilmiştir; bunlardan yükselen ses tanrısının sesi değil, kendisini sömüren birkaç kişinin sesidir, dolayısıyla yine tanrısının sesidir diyebiliriz.


Diğer yandan, savaşımı sadece karşı saflardaki görüşlerle değildir. Sosyalist gerçekçiliğin, kendi iç sularında da geliştirici bir savaşıma girişmiştir. Bu tartışmaların en önemlisi Lukacs'la olanıdır. Burada, şüphesiz tartışmanın tüm ayrıntılarını vermeye girişmeyeceğim ama sosyalist gerçekçi süreç açısından önemli gördüğüm bir noktası üzerinde duracağım. Lukacs-Brecht tartışmasında açık bir saf tutmamakla birlikte Brecht'e biraz daha yakın durduğumu düşünüyorum. Lukacs, şöyle bir yöntemsel önermede bulunur edebiyatçılar için:


Yaşam içinden sanki atlılar geliyormuş gibi koşturup durmakta mıdır? Ussal yeteneği zayıflamış mıdır? Böyle bir durumda yazarlara düşen eski ustalara yanaşmak zengin bir iç dünyayı yapıtlarında üretip ortaya koymak, anlatı temposunu yavaşlatarak olayların hızlı akışını önlemek, insanı yine olayların ekseni durumuna sokmak vb.dir.


Brecht'in bu görüşe yanıtı nettir:


...o iyi eskiyle değil, yeni kötüyle kurulacak bağlantıdır. Yapılacak şey çağdaş tekniği yıkmak değil, geliştirip zenginleştirmek, eksik gedikleri gidermektir. İnsan, kendini toplumdan soyutlayarak değil topluma katılarak insanlığına kavuşur.


Buradan, rahatlıkla çıkarabileceğimiz sonuç sosyalist gerçekçiliğin tartışmalarla zenginleşen, sınırları çizilmemiş bir akımsal süreç olduğudur, çünkü temeline bu tartışmaları alan sosyalist gerçekçilik bugün de geliştiriliyor, kendine yeni varlık alanları tanımlamayı sürdürüyor. Son dönemde, “öldü-bitti” diyenler tarafından tekrar gündeme getiriliyor fakat göremedikleri bir nokta var, bu tartışmaların bugüne dair anlam kazanabilmesi için sosyalist gerçekçiliğin dünüyle değil bugünüyle yüzleşmeleri gerekiyor. Yoksa, tartışmalarda taraf olamayacaklar üzerinden atıp tutmak kolay. Fakat, onlar için zor olan, geçmişiyle de olsa yok olduğunu iddia ettikleri bir akımla sürekli karşılaşmak zorunda kalmaları. Varım, buradayım diyenin kimliği geçersizleşirken; aynı zatların yoksun dedikleri hayalet edebiyat dünyasında yakıcı dolaşımını sürdürüyor; gelişerek, yenilenerek...




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ'NDE ELEŞTİRİ VE MÜDAHALE Nikbinlik Dergisi, Sayı 17

NÂZIM. SINIF EDEBİYATI VE MUTLULUĞUN RESMİNİ ÇİZMEK Ahmet Antmen, Nikbinlik Dergisi, Sayı 10, Haziran 2002

ANKARA'NIN KAYBOLAN RENGİ: GENÇLİK PARKI "BUGÜN YEŞİL YAĞMAYACAK", Mimarlar Odası Ankara Şubesi Dergisi, Ekim 2005